CAMALA NE SÖYLEDİ?

Özgür KARAHAN.

 
Eurovision 2016
Eurovision şarkı yarışması Türkiye’nin Semiha Yankı ile ilk defa katıldığı 1975’ten beri insanları bir millî maç havasına sokardı. Yarışma gecesi herkes televizyon başına geçer, şarkıları dinler, bir yandan çay içerken yorumlarını yapar, gözde şarkılarını belirlerdi. Bülend Özveren’in yumuşak sesiyle takdimi eşliğinde yarışma geç saatlere kadar izlenir ve oylama başladığında heyecan doruğa çıkardı. Kim kime kaç puan verdi, bu ülke neden bize oy vermediler tartışılır, memleketin değerli yalnızlığı yürek burkar, siyasî eğilimler neticesinde verilen puanlar kıyasıyla eleştirilirdi. 2002’de Riga’da Sertab Erener’in “büyük zaferi” neredeyse sokaklarda kortejler oluşturularak kutlanmıştı. Neticede bu bir şarkı yarışmasıydı. Her sene Mayıs ayında bu yarışma ekranlara ve gündeme birkaç günlüğüne misafir olur, ciddiyeti giderek kaybolur ve diğer eğlencelikler gibi geçer giderdi.

Sonrasında komşunun komşuya oy verdiği, gurbetçilerin Türkiye’ye 12 puanları yağdırdığı zamanlar geldi. Eğlence böyle yarı şaka, yarı ciddî devam etti. Ta ki TRT’nin 2012’de oylama sisteminin haksız, yarışmanın lüzumsuz olduğuna hükmedip yarışmadan çekilmesine kadar.
 
2016’da İsveç’in başkenti Stockholm’de 61’incisi düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması’nı, “1944” adlı şarkısıyla Ukrayna’yı temsil eden Kırımlı Camala kazandı.
 
Camala’nın hikâyesini daha sonra anlatmak üzere burada biraz durup Kırım Tatarlarının hikâyesine kulak verelim.
*
 
Kırım Tatar Genleri
ABD merkezli uluslararası bir sivil toplum kuruluşu olan ICC’nin (International Committee of Crimea) başkanı İnci Bowman National Geographic’in öncülüğünde yürütülen bir gen araştırmaları projesinin halka açık kısmına gönüllü olarak katılmış ve ücreti karşılığında DNA analizi yaptırmış. Bunun neticesini de sosyal medyadan ve kuruluşun internet sitesinden duyurmuştu. Sonuçlar gen dağılımının 28% Kuzey Asyalı, 22% Kuzey Avrupalı, 20% Ortadoğulu, 20% Akdenizli, 7% Güneydoğu Asyalı ve 2% Kızılderili olduğunu gösteriyordu. Kimmerler, İskitler, Gotlar, Rumlar, Cenevizliler geldiler geçtiler ve sayısız Türk halkları; Hunu, Hazarı, Oğuzu, Kıpçağı, Tatarı, Osmanlısı; daha kimler kimler bu cazip topraklara genlerinden az ya da çok izler bıraktılar. Tüm bu genleri taşıyan Altın Orda’nın torunları Kırım Tatar adıyla ve kökleri tarihin binlerce yıl derinliklerine inen Türk kültürüyle Kırım’da eşsiz bir medeniyet yarattılar. Kırım Tatarları bu topraklara bir yerden gelmediler, hep oradaydılar. Bu nedenle bugün başka diyarlara savrulsalar da sonunda dönecekleri yer hep Kırım oldu. Nitekim Kırım Tatarları büyük badireler atlattı ve bir kısmı geri dönebildi. Bugün Kırım’ın ve Tatar’ın birbirinden bir daha ayrılmaması için Kırım Tatarcasında milletin adı Qırımtatar olarak bitişik yazılır.
 
Hanlık
Tarihin gördüğü en büyük devletlerden ulu Altın Orda kardeş kavgalarıyla dağıldı. Kırım, Kazan, Sibir, Astrahan, Kasım ve Nogay Hanlıkları kuruldu. Bu yeni Türk devletlerinin en uzun ömürlüsü ve en güçlüsü Cengiz Han soyundan gelen Hacı Giray’ın kurduğu Kırım Hanlığı idi.
Merkezi Kırım’da, başkenti Bahçesaray’da olan Hanlık Doğu Avrupa’nın en büyük ve en ihtişamlı devleti olarak Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak kurdu, etle tırnak oldu. Öyle rivayet olunur ki, olur da Osmanlı hanedanının soyu kesilirse imparatorluğun idaresini asil soydan gelen Kırım Hanları ele alacaktı.
Doğunun Elhamrası, Küçük Topkapı Sarayı denen Hansaray’ın kabul salonunda Hanlar Avrupa devletlerinin elçilerini kabul ettiler. Rus elçileri İstanbul’a giderken mutlaka Bahçesaray’a uğrar ve meseleler hakkında Han’ın görüşünü öğrendikten sonra Osmanlı payitahtına geçerlerdi. Moskof Knyazı ile Leh Kralı Kırım Hanına tıyış[1]öderdi.
 
Hanlık yüzyıllarca Karadeniz’in kuzeyindeki coğrafyayı imbikten geçirilmiş bir zarafetle imar edip donattı. Elleri nasırlı, yürekleri büyük, zevkleri ince, gönülleri zengin ustalar Kırım’ın dört bir yanında camiler, Zincirli Medrese gibi üniversiteler inşa ettiler, yaptıkları Gözyaşı Çeşme’lerinden akan sular ölümsüz aşk hikâyeleri anlattılar. Mimarların ustası Koca Mimar Sinan Kezlev’de bir Han Camii yaptı, ki o şaheserin başına sonra ne acıklı işler geldi.
Kırım Tatarları ülkelerini kadınlı erkekli kurdular ve yaşattılar. Kırım Hanının eşi de annesi de devlet bütçesinden pay alırdı. Kadının hayattaki mevkii erkeğinkinden farklı değildi.
Şair ve bestekâr hanlar yeri geldiğinde kılıcını kuşanıp atlandı, ordunun en önünde cenge tutuştu. Osmanlı ile nice akınlar, fetihler yaptılar. Moskova’ya kadar girdiler.
 
1783
Zaman değişti. Osmanlı durakladı. Kırımlı zayıfladı. İki başlı “akbabalar” semirdikçe semirdi. Osmanlı Moskof ile vuruştu, savaşın sonu hayır olmadı. Etle tırnak birbirinden ayrıldı. Hanlık yıkıldı, Çarlık yeşil Kırım’ın üstüne karabasan gibi çöktü.
 
Göçler
Qoldaşlar, Resuller, Kenceler, Qurtmollalar aileleri ile göç yollarına düştüler. Od bastırıp at arabalarına bindiler. Kırım’ın gururlu insanları ve güzel atları Aktopraklar’a gittiler. 1783-1920 arasında 1.800.000 Kırımlı Vatanından ayrılıp ocağını Aktopraklara taşıdı.
 
 
Gaspıralı
On yıllarca süren karanlık perdesini aralayan Gaspıralı İsmail Bey oldu. “Aziz kardeşler! Satmak kolay, almak zordur. Gitmek kolay, dönmek zordur. Yıkılmak kolay, kalkmak zordur.” diyerek göçe kalkanlara nasihatte bulundu. Bu ulu insan milletine Tercüman oldu. Gökalp’ten Atatürk’e kadar fikirleriyle ilham oldu. “Dilde, fikirde, işte birlik” diyerek ulusa rehber oldu. Gaspıralı çocuklara “yeni usulde” 40 günde okuma yazma öğreten binlerce aydınlık okulun kurulmasına vesile oldu.
1917
Gaspıralı’nın aydınlattığı yolda ilerleyen ve bir kısmı İstanbul’da okuyup terbiye alan gençler Kırım’da “Ant Etkenmen” diyerek Kurultay’larını toplayıp millî devletlerini ilan ettiler. Noman Çelebi Cihan ilk cumhurbaşkanı oldu. Türk Dünyasının ilk demokratik cumhuriyeti, İslâm dünyasının kadınlarına seçme-seçilme hakkı veren ilk ülkesi çok geçmeden tekrar işgal edildi. Bunun sonrasında Demir Perde ardında acılı ve kuşatılmış “yeni” bir yaşam başladı. İki defa alfabesi değiştirildi. Ülkenin aydınları toplama kamplarına, ya da idam mangasının karşısına gönderildi; şehit edildi.
 
1939
23 Ağustos’ta iki kanlı diktatör, Hitler ile Stalin, anlaştılar. Çok geçmeden de insanlık tarihinin en korkunç savaşlarından biri başladı. Yeryüzü kavruldu. Kırım’ın üzüm bağlarında altlı üstlü uçan kelebekler cephelere dağıldılar. Cephelerde altlı üstlü uçan mermiler nice masum Kırımlıyı öldürdüler. [2]
 
1944
Mayıs’ın 18’inde sabaha karşı kapılar kırılırcasına yumruklandı. Kırımlılar uykulu, ürkek, kararsız ve şaşkın bakışlarla açtılar sürgün karanlığının üstüne gölgeler düşürdüğü kapılarını. Yanlarına birkaç parça eşya alıp yeşil üniformalıların kızıl ellerindeki ateşe hazır tüfeklerin dipçik darbeleriyle yürüdüler tren vagonlarına. Cefakâr analar sıcacık yataklarından uyandırılan yavrularını dişi kartallar gibi kanatlarının altına alırken, o kargaşanın içinde bir ana, kundaktaki 6 aylık Cemil oğlu Mustafasını beşikte unuttuğunu farketti. Mahfure Ananın çığlığı Bozköy’den göğe yükselip ta Çatırdağ’ın dik yamaçlarında yankılandı. Mahfure Ana Mustafasını göğsüne bastırıp düştü dikenli sürgün yollarına.
Uğursuz kara trenler Kırım Tatarlarının bedenlerini Orta Asya’nın çöllerine götürdü. Ama ruhları vagonlara sığmadılar, Kırım’da kaldılar. Bir de Kırım Tatar çocuklarının çocuklukları ve oyuncakları sığmadı o ölüm katarlarına. Pis kokulu, havasız hayvan vagonlarının kırık tahtaları arasından dışarı bakan küçük kız çocukları oyuncak bez bebekleri ile birlikte ruhlarını da istasyonda kendilerine çaresiz el uzatırken gördüler. Kırım Tatarları köklerinden sökülüp alınan, yurdundan götürülen, nihayetinde yabancı ve yabanıl topraklara gelişi güzel oturtulan endemik çiçekler gibi Özbekistan’a, Urallara, Sibirya’ya savruldular. İşte bu hoyratlıktandır ki korkunç tren yolculuğunda ve vardıkları o topraklarda nüfuslarının %46,2’sini kaybettiler.
Kırım bomboş kalmıştı. Katliamda unutulan Arabat’taki Kırım Tatarları nedense birkaç hafta sonra fark edilmiş, çoluk çocuk dolduruldukları gemi Azak denizinin ortasında batırılarak yok edilmişlerdi. Bu yaşananlar bir soykırımdı.
Gemiyi batıran ve Kırım Tatarlarını suların derinliklerine gönderenler bir milleti gerçekten yok edebilmişler miydi?
 
Millî hareket
Cemiloğlu Mustafa Kırım ninnileri ile büyüdü, delikanlı oldu. Mustafa’yı ve diğer Kırımlı gençleri sürgün yerlerinde zor bir hayat bekliyordu.
Mustafa Taşkent Üniversitesi’ne “Kırım Tatarlarını, yani Sovyetlere sadık olmayan bir milletin mensuplarını bu fakülteye almıyoruz” gerekçesi ile giremedi. Çalıştığı işlerden ve sonradan girebildiği üniversiteden milliyeti gerekçesi ile çıkarıldı. “Benim milletimi yok sayan, tanımayan bir devlete askerlik yapmam” diyerek Kızıl Ordu’da askerlik yapmayı reddedince tutuklandı ve 1,5 yıl hapse mahkûm edildi. 1968 yılında Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgalini protesto eden cesur insan hakları savunucuları arasında o da vardı. Gençliğinin 15 yılını mahkemelerde, sürgünlerde, Sibirya’daki çalışma kamplarında ve hapishanelerde geçirdi. 303 gün süren açlık grevi ile milletinin durumuna dünyanın dikkatini çekmeyi başardı. Arkadaşları ile birlikte Temmuz 1987’de Sovyetlerin yıkılışının fitilini ateşleyen Kızıl Meydan gösterilerini organize etti.
Kırım Tatarlarındaki eşsiz Vatan duygusu, sürgünün çetin kışlarında sarmalayıp ısıtan, sürgünün çöl sıcaklarında serinletip ferahlatan iklimiyle besledi mazlumların mücadele azimlerini. Millî hareketin bazı temel prensipleri vardı. Silahsız ve arkasını şiddete dayamayan, millî-manevî değerlere sahip çıkan, insan haklarına saygılı ve o gün geçerli olan -katı ve baskıcı Sovyet kanunları dâhil- yasalara uygun, sadece demokratik usullerle hareket eden bir millî hareket gelişti. Hareket bu evrensel prensipler sayesinde uzun ömürlü ve kuvvetli olabildi. Bütün milleti peşinden sürükleyebildi ve nihayetinde Vatan’a dönüşü başardı.
 
Avdet
Güzel bir sabah serinliğinde kırlangıçlar evlerine döndüler. Bahçesaray’daki tarihî evlerin ahşap saçaklarına yuvalarını yapmadan önce Hansaray’da dualarını ettiler.  Sarp ve çorak yamaçlarda, tüm yok oluşa inat, boy atan taze fidanlar bu sefer Ana kucağına, Vatan toprağına itina ve sarsılmaz bir iman ile taşındılar. Canköy’e, Karasubazar’a, Kezlev’e Yalta’ya, yellerin yüzlerine vurduğu Aluşta’ya dikildiler. Bir gelin güzelliğiyle süslendi her yer.
Vatan’a dönen Kırım Tatarlarına geride bıraktıkları ruhlarından başka kimse “hoş geldin” demedi. Ruh ve beden birbirleriyle hasretle kucaklaştılar. Evlerinde “kelmeşik”ler[3] yaşıyordu… Ne günahları vardı bu sonradan Kırım’a getirilip Tatarların baba ocaklarına yerleştirilenlerin? Onlara kızmadılar, nefret etmediler, kapılarını tekmeleyip yumruklamadılar.
Kırım Tatarları isimleri değiştirilmiş, ruhu sömürülmüş kasabaların dışında toprağı tırnaklarıyla kazıp üstüne çadır kentler kurdular. Kurultaylarını topladılar ve Kırım Tatar Millî Hareketi prensiplerine sadık kalarak Kırım’ın her köşesinde teşkilatlandılar. Millî Meclislerini açtılar. Şiddete başvurmadan haklarını talep ettiler. Yıllarca çabaladılar.
Mustafa Cemilev artık milletin “Aga”sı Mustafa Aga oldu ve kendisine Kırımoğlu soyadı verildi. Kırım’ın oğlu Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu hem Kırım Tatar Millî Meclisi’nin başkanı hem de Ukrayna milletvekili oldu.
 
Ukrayna’daki Kırım ve onun yılmayan Tatarları
Yaralar çok yavaş iyileşiyor, acı hatıralar unutulmuyor ama geleceğe dair korkular azalıyordu. Kırım Tatarları çalışkandı. Çadırlardan, duvarları gözenekli rakuşka’lardan[4] yapılı sıvasız evlere terfi ettiler. Daha çok çalışıp duvarlarını boyadılar, bahçelerini yeşerttiler. Sonra daha da çok çalışıp şehirlerde de yerleşmeye başladılar. Oralarda iyi işler kurdular. 
 
İşgalden hemen önce
Kırım Tatarları onlarca yıllık eziyet dolu sürgünden sonra hayatta kalmış, vatana artık tutunmuş, kök salmaya başlamıştı.
Sürgün yerlerini hiç görmemiş yeni nesil yeşil Kırım’ın verimli toprağında, temiz havasında büyüyordu.
Nüfusları Kırım’ın anca %13’ünü teşkil ediyordu. Yüz Tatar çocuğundan sadece on tanesi ana dilde eğitim verilen Millî Mekteplerde, imkânsızlık içinde ve zor şartlarda okuyabiliyor, 90 çocuk Rus okullarına gitmek zorunda kalıyordu.
Kırım Özerk Cumhuriyeti parlamentosunda temsil problemi vardı. Rusçu milletvekillerinin doldurduğu parlamentoya sadece birkaç Kırım Tatarı göstermelik olarak girebiliyor, sembolik vazifelere atanıyorlardı.
Köylerin girişine haç dikiliyor, etnik çatışmalar sürekli körüklenmeye çalışılıyordu. Böylece Kırım müdahaleye açık bir yer olacaktı. Ama hesap tutmadı. Kırım Tatarları hiçbir tahrike, oyuna kanmadılar. Kırım’ı tekrar yutmak isteyen Rusya kendisine başka bir yol bulmayı başardı.
Ukrayna’nın siyasî ve iktisadî problemleri vardı. Rus yanlısı politikalar güden ve ülkenin içini boşaltan hükümetler, buna karşılık ümitle karşılanan Turuncu Devrim, ardından bir türlü istikrar sağlayamayan bir iç politika hayatı, ümitlerin boşa çıkması ve yeniden Mavilerin, yani Rusya âşıklarının kıl payı farkla iktidara gelmesi…
Rusya’nın yörüngesinden, fakirlikten kurtulmak, daha iyi bir ülkede yaşamak, bunun için de Avrupa ile entegrasyon isteği insanları Kyiv’de Meydan’a döktü.
 
İşgalci Yeşil adamlar
Su uyuyordu, düşman uyumuyordu. Ukrayna karışıktı. Rusya taraftarı devlet başkanı Yanukoviç Rusya’ya kaçtı. Rusya’nın kukla yönetimleri ile daha fazla bu yörüngede kalmak istemeyenlerin çekişmesi sürerken Kremlin tuhaf bahanelerle Kırım’a müdahale etti.
Üzerlerinde hangi ordunun askeri olduğuna dair bir işaret olmayan üniformalılar Kırım’da operasyona başladıklarında takvim 26 Şubat 2014’ü gösteriyordu. Bu ahlaksız, silahlı yeşil adamlar hızla yayılan kanser hücreleri gibi kamu binalarını, askerî üsleri, hava alanlarını, ezcümle her yeri ele geçirdiler. Önce tüm hukuk kaideleri hiçe sayılarak sözde bağımsızlık ilanı ve Rus silahları gölgesinde gerçekleştirilen düzmece bir referandum ile 18 Mart’ta Kırım’ın Rusya Federasyonuna bağlandığı ilan edildi. Bu oldubitti Kırım Tatarlarının üstüne daha önce gördüklerinin tıpkısı olan bir kâbus olarak çöktü. Baskılar neticesinde yirmi bin Kırımlı işgali takip eden bir yıl içinde Kırım’dan göç etmek zorunda kaldı.[5] Tıpkı 1783 sonrasında başladığı ve her Osmanlı-Rus savaşı sonrasında zirveye çıktığı gibi.
Tertemiz evlerine kırmızı boya ile işaret kondu. Fişlendiler. Gazeteleri, radyoları, televizyon kanalları kapatıldı, yasaklandı. Çizgi film yayınlayan, masal anlatan Kırım Tatar çocuk kanalı bile yasaklandı. Başı dik “lâle”lerin[6]boynu büküldü.
 
Reşat Amet, Ervin İbragim ve kayıp Kırım Tatar yiğitleri
Reşat Amet 3 çocuk babası henüz 39’unda bir Kırım Tatarıydı. Akmescit’te Parlamento binası önünde, Kırım’ı işgal eden Rus askerlerini protesto ediyordu. 3 Mart 2014 tarihinde 3 silahlı haydut tarafından zorla bir arabaya bindirildi. 12 gün sonra cesedi bulundu. Elleri bantla bağlı, ayakları kelepçeliydi. Gözleri oyulmuştu ve vücudu işkence izleriyle doluydu. Milletin bağrına bastığı 3 çocuğu yetim kaldı.
Genç Kırım Tatar aktivistlerinden, Dünya Kırım Tatar Kongresi’nin yönetim kurulu üyesi Ervin İbragim 24 Mayıs gece yarısına doğru kaçırıldı.  Ervin’in annesi ve babası son derece dürüst, namuslu, vatansever ve çalışkan insanlardı. Sürgünden vatanlarına dönüp tırnaklarıyla toprağı kazarak sıfırdan bir hayata başladılar. Ervin’in annesi Leyla Hanım yıllarca ailesinden, çocuklarından ayrı, İstanbul’da çalışarak geçimini sağladı. Tek amacı ailesi ile birlikte kendi vatanında özgürce yaşayabilmekti. Baba Ömer çocuklarını büyüttü, dolmuş şoförlüğü yaptı.
Rus polisi kıyafeti giyen yaratıklar dağ gibi yüreği olan Ervin’i bir gece pusuya düşürdüler Arabasından indirip zorla başka bir araca bindirdiler. Nasıl kaçırıldığı güvenlik kameralarında görülüyor. Ama aradan aylar geçmesine rağmen kendisinden haber alınamadı. Ardında endişeli, gözü yaşlı bir anne ve baba kaldı.
Reşat ve Ervin gibi onlarca yiğit kaçırıldı ya da öldürüldü. Kayıpların akıbetleri meçhul. Belli olan şu ki Kırım’ın “yeni” hâkimleri Nataşalardan[7] sözde savcılar atayıp Kırım Tatarlarının temel insan haklarını ve özgürlüklerini ellerinden almaya devam ediyorlar.
Kırım Tatarlarının lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanı Refat Çubar, millî hareket aktivistlerinden Sinaver Kadir, Qırım Haber Ajansı yöneticisi İsmet Yüksel gibi sembol isimlerin Kırım’a girişleri yasaklandı. Evlerine gidemez, eşlerini çocuklarını göremez oldular. 21. yüzyılda yeni sürgünler yaşanmaya başlandı. Millî hareketin önemli ve etkili isimlerini sorgusuz sualsiz hapse atmaya, böylelikle milleti sindirmeye çabalıyorlar.
Düzmece davalar, sorgular; bir yılanın deri değiştirmesi gibi adını değiştiren ama rengi ve faaliyetleri değişmeyen KGB’nin, yani yeni adıyla FSB’nin[8], dur durak bilmeyen tehditleri Kırım Tatarları için hayatı her gün daha da zor kılıyor.
“26 Şubat davası” diye uydurdukları gayri hukukî soruşturma kapsamında tutuklanan Ahtem Çiygöz, Ali Asan, Mustafa Degirmenci gibi isimler halen hapiste tutuluyor. Evlere baskınlar, aramalar yapılarak insanlar korkutuluyor. Çok sayıda Tatar gözaltına alınıyor ve bir süre sonra “yaramazlık yapmama” şartıyla tahliye ediliyor.
12 Mayıs’ta Kırım Tatar Millî Meclisi Başkan Yardımcısı İlmi Ümer’i gözaltına alındı. Sözde Kırım Savcısı Natalya Poklonskaya, FSB’nin İlmi Ümer’e karşı dava açtığını bildirerek, Ümer’in Rusya’nın toprak bütünlüğünü bozmaya yönelik çağrılar ve eylemlerde bulunmasından şüphelenildiğini ileri sürünce, Ümer hakkında ev hapsi kararı verilmiş ve evinde arama yapılmıştı. Ciddî sağlık sorunları olan Ümer Bahçesaray şehrinin eski valisiydi. Ümer üzerinde istedikleri etkiyi yaratamayınca kendisini akıl hastanesine kapadılar. Tıpkı Sovyetler Birliği’nde Kırım Tatarlarının haklarını savunduğu için tımarhaneye kapatılan General Grigorenko gibi… Kırım Tatarlarının var olma mücadelesi devam ediyor.
*
Şimdi de Kırım Tatarı Camala’nın hikâyesine kulak verelim.
 
Camala ya da Jamala’nın hikâyesi
1983 yılında Sürgünyeri Kırgızistan’ın Oş şehrinde Susana adlı bir kız bebek dünyaya geldi. Bebek henüz 7 aylıkken, erkenden doğmuştu ama çabuk toparlandı. Müzisyen babası Alim, Müslüman bir Kırım Tatarı, piyanist annesi Galina ise kendi ifadesiyle yarı Ermeni kökenliydi.
Susana ve Evelina
Alim’in dedesi Camaladin Sovyet ordusunda Nazilere karşı savaşırken babaannesi Nazılhan 5 çocuğu ile birlikte Orta Asya’ya Kırgızistan’a sürgüne gönderilmişti. Nazılhan’ın babası ve erkek kardeşi de tıpkı eşi gibi Sovyet ordusunda askerdi. Sonradan hepsinin cephede öldüğünü öğrenecekti. Sığır vagonlarında 3 hafta süren aç-susuz yolculuk esnasında 9 aylık Ayşe bebek annesinin kollarında hayatını kaybetti. Nazılhan bebeğini tren yakıt almak için durana kadar sakladı. Yavrusunu uygun şekilde defnetmek istiyordu. Ayşe’nin gömülmesine müsaade etmeyen askerler bir sabah masum bebeğin minicik naaşını trenden bir çöp gibi fırlatıp attılar. Bu acıya Nazılhan’ın yüreği nasıl dayandı bilinmez. Daha büyük yaştaki 4 erkek çocuk; Ayder, Siyar, İsmet ve Susana’nın dedesi Ayyar ise o cehennemden sağ çıktılar.
Galina’nın büyük dedesi ise “kulak” yani varlıklı kimse olduğu gerekçesi ile rejim tarafından Orta Asya’ya sürgüne gönderilmişti.
Köklerinde ve kaderlerinde Sovyet sürgünlerinin yaraları olan iki genç Oş’ta müzik okulunda karşılaşıp ilk görüşte birbirlerine âşık oldular. Galina piyano çalıyor, Alim okulda koro şefliği yapıyordu. Alim’in Kırım Tatar halk şarkıları ve Orta Asya müzikleri çalan bir müzik grubu vardı.
Susana ailede müzik sevgisi ve Kırım Tatar şarkıları ile büyüdü. Babası akordeon, annesi piyano çalar Susana ve ablası Evelina söylerdi. Hep birlikte neşeli türküler söyleyebilmenin de bir bedeli oldu elbette. Susana ve Evelina bu bedeli annelerinden ayrı kalarak peşinen ödediler.
Camaladinov ailesi Kırgızistan’dan Kırım’a dönmek için yanıp tutuşuyordu. Alim Camaladinov gece gündüz Kırım’a yerleşebilmenin yollarını arıyordu. Alim Tatar olduğu için Kırım’da oturma izni alamayınca Ukrayna’nın Kırım’a en yakın şehirlerinden Melitopol’e yerleşmeye karar verdiler. Ama Kırım’ın kıyısında olup da Kırım’da yaşayamamak, aynı durumdaki binlerce Kırım Tatarı gibi, Alim Camaladin’in sanatçı ruhunu kemirip duruyordu. Vatan’ın büyülü çekim gücü her geçen gün artıyor ve Avdet çağrısı önü alınamaz, karşı durulamaz bir isteğe dönüşüyordu. Değil Kırım’a yerleşmek, bunu ifade etmek, düşünmek bile yasaktı. Alim ve Galina Kırım’da yaşayabilmek için bir plan yaptılar: kâğıt üstünde boşandılar. Galina Tumasova soluğu Kırım’da Camaladinov ailesinin sürüldüğü Karadeniz kıyısındaki köyleri Küçük Özen’de[9] aldı ve öncelikle orada küçük bir oda kiralayabildi. Susana annesinden ayrıldığında henüz 9 aylıktı. Galina bir müzik okulunda çalışmaya başladı.
Evelina, Galina, Susana ve Alim Camaladinov

Kırım, Tatara yasaktı. Alim ve kızları Melitopol’de kaldılar. Bu vaziyet çocuklar için zor geçen dört uzun yıl boyunca devam etti. Sabrın sonu selâmettir.
Alim ile Galina iki haftada bir Cuma ve Cumartesi günleri Küçük Özen’de bir parkta gizlice buluşup hasret gideriyorlardı. Bir yıl sonra aile için Galina Tumasova adına kayıtlı küçük ve eski bir ev alabildiler. Ev Alim’in dedesinin evine çok yakındı. Camaladin dede Küçük Özen’in saygı gören demirci ustasıydı. Onun kazdığı kuyu hâlâ Küçük Özenlilere su veriyor.
Sovyetlerin votkadan sarhoş olmuş gibi sallanmaya, ayakta zor durmaya başladığı dönemde Kırım Tatarları vatanlarına akın akın dönmeye başladılar. Bu coşkun insan seli Camaladinov ailesi için de Kırım’a dönmek ve ailenin tekrar birleşmesi demekti.  Kolay olmadı elbette.
Ana Kırım kucağını açmış, çocukları ellerinde çiçekler, mutlu yüzlerinde tarifsiz bir tebessümle analarının kucağına koşuyordu. Susana ve Evelina da işte böyle kucaklaştılar Kırımla ve anneleri Galina ile.
Çocuklar Kırım’a ilk geldikleri gün eski ev sahipleri ile karşılaştılar. Harap haldeki evi satan kadın aslında bir Kırım Tatar ailesine satış yaptığını öğrendiğinde çok sinirlendi, bağırıp çağırdı ama iş işten geçmişti. Aile artık emeline ulaşmış hep birlikte Kırım’a yerleşmişlerdi.
Alim bir orkestra şefiydi ama ailesinin geçimini sağlamak için bahçesinde sebze meyve yetiştirip satıyordu. Asıl mesleği doktor, mühendis, sanatçı veya öğretmen olan pek çok Kırım Tatarı gibi… Susana ve Evelina ilerleyen yıllarda bütün zorluklara rağmen vatanda olmanın verdiği güven ve tatmin duygusu ile mutlu bir çocukluk yaşadılar. Yalıboyunun enfes manzarası, denize 7 dakika mesafede, sırtını dağlara yaslamış evlerinden yükselen kâh hüzünlü, kâh neşeli Kırım Tatar nağmeleri ile yaşayan Camaladinov ailesi mutluydu. İlerleyen zamanlarda sadece dört masası olan küçücük bir kafe açtılar ve geçimlerini turistlere yemek ve kahve yaparak kazanmaya başladılar. Aile işletmesinde Galina mantı, köfte, Alim etli pilav pişiriyordu. Susana bulaşıkları yıkıyordu ve Elvina da garsonluk yapıyordu.
Susana’daki cevheri fark eden anne ve babası onun ilk müzik öğretmenleri oldu. Susana küçük yaşta müzik yeteneklerini sergilemeye başladı. İlk profesyonel müzik kaydını 9 yaşındayken 12 Kırım Tatar çocuk ve halk şarkısını seslendirdiği albüm ile yaptı.
Susana ve Evelina

Kendisini dünyaca tanınmış bir sanatçı haline getirecek olan yol tesadüfî değildi. Meşhur Kırım Tatar müzisyen Server Kakura Susana’nın hocalığını yaptı. Aluşta’da müzik okulunda piyano dersleri aldı. Okulda sadece iki Kırım Tatarı vardı, Susana ve Evelina kardeşler. Okulda çocuk zorbalığına da maruz kalıyorlardı. Diğer çocuklar ebeveynlerinin evlerinde konuştuklarını kız kardeşlere aktarıyor; “buraya neden geldiniz, geldiğiniz yere vatanınıza gidin” diyerek sataşıyorlardı. Çocuklar nereden bilsin ki Kırım Tatarlarının Kırım’dan başka ana vatanları yoktur.
Ardından Susana Akmescit Müzik Koleji’ne kabul edildi. Daha sonra eğitimine Kyiv Çaykovski Ulusal Müzik Akademisinde devam etti. Akademiden opera sanatçısı olarak ve birincilikle mezun oldu. Camaladinov ailesinin küçük “kafe”si olmasaydı Susana ve Elvina Müzik Akademisine gidemeyeceklerdi.
Susana kariyerine pop ve caz şarkıları ile devam etti. Pek çok festival ve yarışmaya katılarak ödüller kazandı. İlk uluslararası başarısına 2009’da Letonya’nın Jūrmala kasabasında düzenlenen ve genç pop şarkıcılarının katıldığı Yeni Dalga (New Wave) şarkı yarışmasını kazanarak erişti. Artık Ukrayna ve dünya müziğine güçlü bir ses ve yeni bir dalga geliyordu. Susana’nın yıldızı 2010’dan itibaren peş peşe çıkarttığı müzik albümleri ve video klipleri ile Ukrayna’da hızla parladı. Sahne adı olarak soyadının kısaltmasını kullanmaya başladı. O artık Jamala (Camala) idi.
Bir yandan beste yapıp şarkı sözü yazarken Camala’nın başka yetenekleri de keşfedildi. Ekranlarda küçük roller almaya ve seslendirme yapmaya başladı. 2014 yılında Povodyr (Rehber) adlı filmde ise başrollerden birini oynadı. Yönetmen Oles Sanin’in bu ödüllü filmi aynı zamanda Ukrayna’nın 2014 yılındaki “yabancı film Oscar adayı” idi.
Camala 2011 yılında da Ukrayna adına Eurovision’a gitmek üzereydi. Ama ulusal seçme finallerinde bir skandal yaşanmış ve Susanna Camaladinova’nın kazanmasına kesin gözüyle bakılırken yarışma şaibeli bir oylama sonucu hiç kimsenin beklemediği şekilde Mika lâkaplı Oksana Gritsay’ın zaferiyle sonuçlanmıştı. Bizzat jüri üyelerinin itirazı üzerine oylamanın hatalı olduğu ilan edilmiş, yarışmanın tekrarlanacağı duyurulmuştu. Ama Camala bu kepazeliğin içinde olmak istemeyip yarışmayı boykot etmiş ve adaylığını çekmişti.
2013 sonlarında başkan Yanukoviç’e karşı Euromaidan hareketi başladığında Camala da göstericilere destek olmuştu. Büyük acılar yaşamış Kırım Tatarlarının haklarına saygı gösterilmesi gerektiğini ve vatandaşı olduğu Ukrayna’nın da daha iyi bir ülke olmayı hak ettiğini düşünüyordu.
2014’teki barbar istilası neticesinde Susana’nın ailesi yeniden sözde sınırlarla bölündü. Bugün Camala “Ukraynalı” bir sanatçı olarak Kırım’ın Ukrayna devletinin bir parçası olduğunu ifade ettiği ve Rus işgalini kabul etmediği için evine gidemiyor, Kyiv’de yaşıyor. Küçük Özen’de ailenin işlettiği kafe mühürlendi. Kırım’daki işgalci sözde devlet, sağlık koşullarına uyulmadığını öne sürerek Camaladinov ailesinin ve birçok Tatar ailenin ekmek teknelerini yıktı.
Aile Rusya Federasyonu pasaportu almak zorunda kaldı. Bunu kabul etmeyenler işini gücünü evini bırakıp Kırım’dan göç etmek zorunda kalıyordu. Susana anne babasına Kyiv’e gelmelerini söylediğinde babası bunu kesin bir dille reddetti. Alim Camaladinov kendi elleriyle diktiği nar, incir ve Trabzon hurması ağaçlarını, eşiyle dişlerinden tırnaklarından artırıp inşa ettikleri evlerini, uğruna biricik aşkından yıllarca ayrı düşmeyi göze aldığı dede toprağını bırakıp bir yere gitmiyordu. 
 
2016’da Eurovision’a milletinin sesini duyurmak için hazırlandı.
Nazılhan’ın ve on binlerce Kırım Tatarının feci hikâyesi Susana’ya ilham oldu ve 18 Mayıs 1944 sürgününü anlatan 1944 adlı şarkıyı yazdı. Hafızasındaki akıl almaz yaşam ve ölüm öyküleri yüreğinden taştı notalara ve sözlere döküldü. Üstüne son dönemdeki işgal ve buna bağlı olarak insanlarının yaşadığı yeni acılar eklendi.
Şarkısını İngilizce hazırladı. Ama izleyicilerin büyük çoğunluğu anlamayacak olsa da nakarat kısmını Tatarca bıraktı. Meşhur Kırım türküsü Ey Güzel Qırım’dan aldığı ve pek güzel seslendirdiği “Men bu yerde yaşalmadım. Yaşlığıma toyalmadım” dizeleri dilimizi bilmeyenlerin yüreğinin içine kadar işledi.
Yazdığı her şarkıyı ve besteyi herkesten önce anne babasıyla paylaşan Susana ilk öğretmenlerinin değerlendirme ve tenkitlerini önemser, dikkate alırdı. Bu sefer de öyle oldu. Herkesten önce annesi dinledi şarkıyı. Çok beğendi. Sadece nakaratına takıldı. “Kırım Tatarca olursa kimse anlamayacak, İngilizce olsaydı daha iyi olmaz mıydı?” dedi. Camala “Yoq, ana, mına bu – yırnıñ degeri olacaq” diye cevap verdi. Öyle de olacaktı. Yüz milyonlarca kişi, sözleri anlamasa da vatan sevgisini hissedecekti şarkıda.
Öncelikle Camala yani sahne adıyla Jamala Ukrayna’yı Stockholm’deki 2016 Eurovision yarışmasında temsil etme hakkını kazandı. Kırımlıların oy veremediği ulusal eleme yarışmasında Ukrayna halkının emsalsiz orandaki oyları yarışma jürisinin ikinci sırada değerlendirdiği Camala’yı zirveye taşıdı.
İsveç’e giderken heyecan doruktaydı. Kırım Tatarlarının efsanevî lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu da Camala’yı desteklemek için Stockholm’e gitti. Herkes bu şarkının orada başarıyla sunulmasının dünya kamuoyunda ses getireceğini biliyordu. 
“1944” Kırım Tatarlarının geçmişte ve şimdi, ama özellikle işgal sonrası dönemde, yaşadıklarını duyurabilmek için iyi bir imkândı. Hele bir de şarkı dereceye girerse siyasetçilerin yahut para marifetiyle yapılacak etkinliklerin anlatamayacağı derecede bir etkisi olacaktı.
Ruslar bu şarkının “politik” içerikli olduğunu, yarışmadan çıkarılmasını istediler. Sözlerinde hiçbir siyasetin izi olmamasına; kimseye sataşma, hakaret, yergi olmamasına; gayet insanî hislerle yazılmış sözler olmasına rağmen itiraz ettiler. Şarkının adı bile Rusya’da bir suçluluk refleksi oluşturuyordu. Yarışmalar esnasında Kırım Tatar bayrağının salona sokulmasını yasaklatmayı başardılar. Camala mecbur bırakılırsa şarkının sözlerini değiştirmeye hazırdı. Ama Avrupa Yayın Birliği (EBU) buna lüzum görmedi. Şarkıya Avrupa çapında öyle bir rağbet olmuştu ki daha yarışmadan evvel 10’dan fazla “cover”ı yapılarak sosyal ağlarda yayınlandı.[10]
Her şey çok güzel başladı. 1944 şarkısı 12 Mayıs’ta yarı finalin ikinci ayağında başarılı bir sunum ile finale kaldı. O kadar başarılıydı ki müzik otoriteleri Jamala’yı ilk üç için favori gösteriyordu.
14 Mayıs gecesi nefesler tutuldu. 204 milyon izleyici ekranları başında canlı yayını takip etti[11]. 26 finalist ülke şarkıcısı sırayla sahneye çıkıp gösterisini yaptı. Anne Galina kendinden emin bir şekilde sakince yarışmayı izliyordu. Baba Alim ise televizyonun etrafında dört dönüyor. Heyecandan yerinde duramıyordu. Letonyalı şarkıcı Justs Sirmais sahneden alkışlarla inerken 21. sırada Camala yerini alıyordu. Türkiye’deki Kırım Tatarları da televizyon yayını olmadığından internetten canlı yayınlanan yarışmayı seyrediyorlardı.
Sahne karardı. İlk notalar duyulurken Camala’nın yüzü seçilmeye başladı. Sanki Nazılhan’ın gözleri Stockholm’de 16.000 kişilik Ericsson Globe Arena salonunu dolduranları izliyor, Camala’nın 4 oktavlık sesi ile bu bakışlar tecessüm ediyordu. Camala şarkıyı söylemiyor, sürgünü hissediyor ve izleyenlere de o acıyı hissettiriyordu. Sürgün vagonlarındaki anaların feryadı, katarların gürültüsü, sürgünden vatanına dönemeyenlerin içine hapsolduğu kâbus, insanca bir yaşam ve aydınlık bir gelecek arzusu…  ve hepsi 3 dakika içinde anlatılıyordu. [12]
Camala’nın ekibi harika bir sahne şovu ile performansı öne çıkarmayı başardı. Camala abartısız lacivert kıyafetiyle sarı, turuncu ve kırmızı ağırlıklı bir ışık kompozisyonu içinde sürdürdüğü tüyleri diken diken eden gösterisinin sonunda ayaklarının dibinden yükselerek büyüyen bir ağaç ile tamamladı şarkısını.

Yansılar-3 kitabında ne diyordu büyük yazar Cengiz Dağcı?
“Yeniden yeşereceği, gövdesinden filizler fışkıracağı, sona erdi sanılan bir ağaç değil mi Kırımlılar?
Ulusça bağımsızlıklarını yitirdikleri günden başlayarak, ağacın dalı budağı kesilmedik bir devre geçmedi. Gene de taze filizler fışkırdı gövdesinden. Filizler kalınlaşıp dal budak olmasına zaman kalmadan, tekrar kesildiler. Gövde yeniden filizlendi. Sonunda kökünden kesilip uzak, ıssız ve kısır bir toprağa atıldı Orda da yeni filizler fışkırdı gövdeden; filizler dal oldu; dallar uzadı uzadı, ağacın bin yıl önce dikildiği toprağa ulaştılar.”
*
Camala sahneden çekilirken salon alkıştan ve tezahürattan yıkılıyordu. Puanlamalara geçildiğinde sükûnetini koruyan Galina odada ayakta duran hayat arkadaşının neredeyse kalp atışlarını işitiyordu. Alim sigaraların birini söndürmeden diğerini yakıyordu. Galina eşini sakinleştirmek için “Alim, rahat ol, o şimdi birinci yerini alacaq. Sen çalğıcısıñ da, eşitmeysinmi yoqsa? Birinci yer endi çoqtan bizimki” dedi. Alim tek tek oyları hesaplıyordu.
Son ana kadar Rusya, Avustralya ve Ukrayna’nın puanları başa baş gitti. Son puanlar açıklandığında Ukrayna 534, Avustralya 511 puan alıyor, 3. olabilen Rusya 491 puanda kalıyordu.
Bu Susana Camaladinova, bütün Kırım Tatarları ve Ukrayna için büyük bir zaferdi. Artık dünya Camala’yı, Kırım Tatarlarını ve 1944’ü konuşuyordu. Galina ve Alim gözyaşları içinde birbirlerine sarıldılar. Mutluluktan uçan Camala ödülünü almak üzere sahneye tekrar davet edildi. Elinde Ukrayna bayrağı ile platforma çıktı ve kendisinden beklendiği gibi büyük bir tevazu ile sadece “Herkes için barış ve sevgi istiyorum. Teşekkürler Avrupa!” diye seslendi izleyicilere.
Sonra şarkısını icra etmek üzere sahneye çıktı. Aynı ciddiyet ve duyguyla 1944’ü bir kez daha seslendirdi. Hançeresinden çıkan nağmeler yüzlerce yıldır acılar çeken halkının yüzünü güldürdü, atalarının ruhunu şad etti. 
 
Camala ya da Jamala ne söyledi?
Sahi, Camala Eurovision sahnesinde ne söylediydi? Bu zulümler bir daha hiçbir yerde yaşanmasın diye, cümle âlemin olan bitenden haberdar olması için söylenen bir barış ve sevgi şarkısıydı “1944” .

 

1944
When strangers are coming
They come to your house
They kill you all
And say
We’re not guilty
Not guilty
 
Where is your mind?
Humanity cries
You think you are gods
But everyone dies
Don’t swallow my soul
Our souls
 
Yaşlığıma toyalmadım
Men bu yerde yaşalmadım
Yaşlığıma toyalmadım
Men bu yerde yaşalmadım
 
We could build a future
Where people are free
To live and love
The happiest time
Hard time 
 
Where is your heart?
Humanity rise
You think you are gods
But everyone dies
Don’t swallow my soul
Our souls
 
Yaşlığıma toyalmadım
Men bu yerde yaşalmadım
Yaşlığıma toyalmadım
Men bu yerde yaşalmadım
 
       Vatanıma toyalmadım


[1] Tıyış: Yıllık vergi, haraç.
[2] On binlerce Kırım Tatarı Kızıl Ordu’da Almanlara karşı savaşmak üzere askere alındı.
[3] Kelmeşik: Sonradan gelip yerleşen, yeni gelen.
[4] Rakuşka: Deniz kabukları içeren ve inşaat malzemesi olarak kullanılan Kırım’a has bir taş.
[5] Gönül Şamilkızı, Büyük Savaşın Kurbanı: Kırım, Emel 246-249, sayfa 32
[6] Lale TV: Kırım Tatar çocuklarına yönelik yayın yapan televizyon kanalının adı.
[7] Bilahare Kırım Başsavcılığına atanan Natalya Poklonskaya’ya atfen.
[8] FSB: Rusya Federal Güvenlik Servisi.
[9] Daha sonra köyün adı Maloreçenskoye olarak değiştirildi.
[10] Cover: Popüler müzik alanında önceden albümü çıkmış bir şarkının yeni bir yorumla farklı şarkıcılar tarafından yeniden icra edilmesi.
[12] LIVE - Jamala - 1944 (Ukraine) at the Grand Final of the 2016 Eurovision Song Contest https://www.youtube.com/watch?v=B-rnM-MwRHY
 

 
Emel 254/257. Sayfa 70-88.


Sayı : 254 | Ocak-Aralık (2016)
20.02.2018 01:16:10 - 730

Özet

2016’da İsveç’in başkenti Stockholm’de 61’incisi düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması’nı, “1944” adlı şarkısıyla Ukrayna’yı temsil eden Kırımlı Camala kazandı.

Anahtar Kelimeler

Sürgün .

İlgili Bölümler

Yazar hakkında